UGANDA GEZİ NOTLARIM

 De ki: “Yeryüzünde dolaşın ve (Allah) yaratmaya nasıl başlamış bir bakın!” Allah bundan sonra son yaratılışı (ahiret hayatını) da gerçekleştirecektir. Şüphesiz ki Allah her şeye gücü yetendir. Ankebût:29/20.

 Modern hayatın yoğun meşguliyetleri arasında payıma düşenle oyalanırken, iç dünyamda yeni ve güzel bir sayfa açmama vesile olacak bir teklif gelmişti. Adıyaman İyilik-Derneği Temsilcisi hocamızdan gelen bu teklif, kalbim ve zihnimin sürekli meşgul olmasına sebep olmuştu.

Kendime ayırdığım bir zaman diliminde, bu dosttan gelen öneriyi değerlendirme fırsatı yakaladım… Hayat yoğun. Yoğun hayat temposu içerisinde bu teklifi olumlu değerlendirmek neredeyse imkansız… Bundan dolayı yoğunluktan kurtulup sakin bir ruh haliyle değerlendirmek elbette daha isabetli olurdu… Evet öneri şuydu…

– Hocam bu sene Adıyaman İyilik Derneği adına kurban kesimi için Afrika’ya gider misiniz?

Bu teklif daha önce de yapılmıştı, maalesef olumlu cevap verememiştim… Belki de geçen seneden kalan mahcubiyetin de etkisiyle… Sakin bir ortam ve zamanda bu öneriyi değerlendirdim ve olumlu cevap verdim. Farklı bir coğrafyada yüreğine dokunacağımız insanların hatırı ve bir müslüman olarak insanlığa ve ümmete olan vefa borcumuzu ödemek için bu mükemmel bir fırsattı.

Hemen gerekli olan evraklar talep edildi… Pasaport, fotoğraf ve daha önce duymadığım Sarıhumma aşısını olduğuma dair aşı kartı… Sarıhumma aşı kartı hariç diğerleri zaten hazırdı… Ancak Sarıhumma aşısı eksikti ki Adıyaman’da bu aşının yapılmadığını da öğrenmiş oldum… Aşı için en yakın il Malatya vardı. Randevu aldım… Aşı oldum ve aşı kartını aldım… Kartın rengi sarı ve kaliteli…Aşı pasaportu da denilebilir… O kadar yani…

Evet, Afrika denilmişti… Afrika denildiğinde Jomo Kenyatta’nın (1889-1978) şu sözleri aklıma gelir.“Batılılar geldiklerinde ellerinde İncil, bizim elimizde topraklarımız vardı. Bize, gözlerimizi kapayarak dua etmeyi öğrettiler. Gözümüzü açtığımızda, bizim elimizde İncil onların elinde topraklarımız vardı.”

Afrika denilince susuzluk, açlık ve medeni (!) olduğunu iddia edenler tarafında sömürülen kıta akla geliyor… Yer altı kaynaklarının Batılılar tarafından sömürüldüğü, bunu gerçekleştirirken de bizzat Afrikalıların iş gücünden faydalanılarak/köleleştirilerek yapıldığı… Hatta gemilerle yurtlarından zorla kopartılan, insanları köleleştirilen mazlum kıta akla geliyor…

Tüm tabiat, azgınlaşmış insanlar tarafından ifsat edilmiştir… Ancak hiçbir kıta, Afrika kadar, insan tarafından ifsat edilmemiştir… Afrika’nın toprağı, üzerinde yaşayan tüm canlıları ile birlikte bu ifsada maruz kalmıştır… İnsanlığın yüz karası sayılabilecek uygulamaların yüzyıllar boyu uygulandığı bir kıta.

İnsan, daha önce görmediği bir coğrafyaya gitmeden önce, fıtrat olarak meraklanıyor. Yıllar önce Kuzey Afrika’da kalmıştım… Az da olsa bir tecrübem vardı… Ama yine de merak ediyordum… Az da olsa heyecanlanıyordum da… Bir taraftan bağışçıların bize verdiği kurban emanetini gereği gibi kesip mağdurlara ulaştırma mesuliyetinin ağırlığı… Diğer taraftan gideceğimiz ülkenin durumu ile ilgili içimdeki merak…

Gideceğimi duyan dostlar -Rabbim eksikliklerini göstermesin- yanına mutlaka kahvaltılık bir şeyler almalısın diye uyarıyorlardı… Belki de haklıydılar. Afrika’ya gittiğimizde ne demek istediklerini daha iyi anlayacaktık belki de. Gün gelmişti… Hazırlıklar tamamdı… Valizler hazırlanmıştı…Kâhta’dan Muhammet Yetiş kardeşimle Adıyaman hava limanından İstanbul havalimanına 16 Temmuz Cuma günü yolculuğumuz başladı… İstanbul havalimanına İyilik-Der’in emektarlarından Sefa kardeşim bizi almaya gelmişti… Sefa kardeşle havalimanından İyilik-Der merkezine doğru yol alırken kendisinden çok acıklı bir haber almıştık… Amcası  birkaç gün önce İstanbul’da denize girmiş bir daha da çıkmamış, cesedine de hala ulaşılamamış…48 yaşında yeni evliymiş amcası, çok üzüldük.

İyilik-Der genel merkezine geldik… Cumartesi sabah kahvaltısından sonra İyilik-Der dış ilişkiler sorumlusu Metin Bey’in ve medya sorumlusu Kanim’e Hanım’ın kıymetli birer sunumlarını dinledik… Dikkat etmemiz gereken hususların altı tekrar tekrar çizildi… Kurban kesimi ile ilgili detaylar konuşuldu… Görüntülerle ilgili dikkat edilmesi gereken hususlar belirtildi.

İyilik-Der yelekleri giyildi… Şanlıurfa’dan Muhammet Aydoğdu hocam ve Hatay Payas’tan Ekrem Akkutlu kardeşimle beraber 4 kişilik bir ekip olarak havalimanında bağışçılarımıza ilk mesajımızı ulaştırmayı Anadolu Ajansı üzerinden duyurma imkânımız oldu… 17 Temmuz 2021 saat 19:15’te uçak Afrika için havalandı…

Huzur, sevinç, merak, kaygı ve hüznün bir arada olduğu bir duygu karmaşası içinde yolculuğumuz başladı. Ruhunuzun yeni kapılar araladığını hissediyorsunuz, kalbinizin güzelleştiğini… Dua ederek yola revan olduk.

Uganda Cumhuriyeti, “Afrika kıtasının doğu kesiminde yer alan ve denize kıyısı olmayan bir kara ülkesidir. Ülkenin sınır komşularını kuzeyde Güney Sudan, doğuda Kenya, güneyde çoğu sınırı Victoria Gölü ile oluşan Tanzanya, güneybatıda Ruanda ve batıda ise Kongo Demokratik Cumhuriyeti oluşturmaktadır.”1

Sabaha doğru saat 3:30 civarında uçak Uganda’nın tek havaalanı olan Entebbe kentine indi… İster yurtiçi ister yurtdışı seferlerinde olsun istisnasız tüm seferlerde uçak henüz kapıya yanaşmadan tüm ikazlara rağmen insanlar uçağın koridorlarında ellerinde uçak kabinine aldıkları bagajı kapmış bir şekilde beklemekte olduklarına şahit olursunuz… Entebbe’ye inen THY uçağı da buna maruz kalmıştı… Yoğun bir telaşla uçaktan indik ve bagajlarımızı alacağımız alana geçip beklemeye başladık… Türkiye’den çıkmadan önce Covid testi yaptırmamıza ve henüz üzerinden 72 saat geçmemesine rağmen kabul edilmedi… Yeniden kişi başına 65 dolar vererek test yaptırdık. Negatif çıkan testi aldıktan sonra yoğun sivrisineklerin arasından Uganda’daki Partner kuruluşun gönderdiği araç ile sabah saat 07.00 gibi Biguri’ye doğru yola koyulduk…

Çift yönlü yolun sağ ve solunda verimli tarım arazilerinin arasında ilerlerken bazı yerleşim yerlerinden geçiyorduk… Kaldırımlar yoktu… Bisiklet ve motosiklet çok yaygındı… Motosikletlerin ticari taksi ve nakliye aracı olarak kullanıldığını daha sonra öğrenecektim… Uganda, 1894 yılından 1962 yılına kadar İngiliz sömürgesi olduğu için İngiliz kültürünün etkileri hemen göze çarpmaktaydı… Trafik soldan akıyordu… Klozetlerde taharet musluğu yoktu…

Yetmiş yıl kadar İngilizler tarafından sömürülen ülkenin, neredeyse altmış yıldır bağımsız olmasına rağmen hala sömürge bir devlet görünümünde olması oldukça ilginçti… Kendi topraklarında yaşıyorlardı, bedenleri özgürdü ancak zihinsel köleliğin devam etmekte olduğunu anlamak çok da zor değildi…

Afrika ve Ortadoğu’nun parsellenmesine öncülük eden İngilizler, gittikleri yerlerde öncelikle kendilerinin üstün ve oradaki halkın zavallı, aciz ve beceriksiz olduğu duygusunu yerli halklarda oluşturur… Daha sonra kendisi orayı terk etse de yerel halk onları efendi olarak görmeye devam eder… Çekildikten sonra ülkeyi yerel halkın eliyle karıştırır… Sonra kaos çıkar ve sözüm ona kendisi gelir kaosu giderir sanki kendisi bunun müsebbibi değilmiş gibi… Yerel halkın  -kaosu bitirdiği için- İngilizlere hayranlıkları bir kat daha artarak onlar hakkında beslediği duygular pekişmiş olur… Bir Kızılderili atasözünün dediği gibi, “Bir suda iki balık kavga ediyorsa oradan beş dakika önce uzun bacaklı bir İngiliz geçmiştir!”

DNA’ya yerleşen virüs, yerleştikten sonra DNA’yı nasıl ki kendi lehine çeviriyorsa İngilizler de virüs gibi, sömürdükleri ülkeleri çekildikten sonra dahi kendi lehine çevirip kendine hayran ve muhtaç bırakmış…

Biguri’ye doğru yol alırken bir yerleşim yerinde su ve biraz da muz aldık… Fiyatlar kişiden kişiye değişiyor, buna resmi daireler de dahil…Covid testini 50 dolara yapan, 65 dolara yapan ve hatta 75 dolara yapanlara da şahit olduk… Değişkenlik bu kadar belirgin…

Minibüs tarzı bir araçla yolculuk yapıyoruz… Askeri araca benzer bir araç… Araçta bir şoför bir de havaalanında görevli bir polis var… Biz de dört kişi, toplam altı kişiyiz minibüste… Yol kenarlarında, geçen araçlara, Victoria gölünden tutulan, çubuklara geçirilmiş balıkları satıyorlar. Bizim araç da balık satıcılarının yanında durdu… Polis memuru balık bakmaya başladı. Satıcılar gayet sakin bir şekilde çubuklara geçirilmiş balıklarını arabanın ön camından içeriye doğru uzatıyorlar… Alıcı bunu beğenmediği zaman o kenara çekiliyor… Diğerleri kendi balıklarını sunuyorlar… Beş, on dakika bu alışveriş devam etti… Bu alışveriş devam ederken bizler de şayet adam bu balıkları alırsa nereye koyacak diye kara kara düşünüyorduk… Çünkü araç içine alırsa çok feci bir kokusu var ve ciddi anlamda rahatsız eder diye konuşmaya başlamıştık ki alışveriş yapıldı ve balıkların minibüsün ön tarafında bulunan demire bağlandığını gördük ve rahatladık…

Biguri kentine girdik… Şoför bizi doğru, otele götürdü… Otel tek katlı yan yana odalardan imar edilmiş… Yatay mimari hoşumuza gitti. Uganda şartlarında hiç de fena sayılmayacak bir otel… Otel girişinde özel güvenlik, aracı durdurdu… Tek tek hepimize dezenfekte tutuldu ve içeri alındık… İçeride Uganda partnerimiz Samet Kalaycı kardeşim bizleri karşıladı… Saat 11.00 sularıydı… Kahvaltının hazır olduğunu söyledi,“buyurun önce kahvaltı yapalım sonra odaya geçersiniz” teklifiyle kahvaltıya geçtik.

Kahvaltı yapacağımız mekana geçtiğimizde büyük bir sürprizle karşı karşıya kalmıştım. Adıyamanlı olup Şanlıurfa’da öğretmenlik yapan Mustafa Tosun kardeşimle orda karşılaşmak çok güzel bir tevafuk oldu… Mustafa Tosun ile Samsun’dan Yüksel kardeşim de Yardım Eli Derneğinin kurban organizasyonu çerçevesinde bizden iki gün önce gelmişler… Bu sürpriz gelişme, neşe katsayımızın artmasına vesile oldu.

19 Temmuz Pazartesi günü kahvaltıdan hemen sonra kurban için alınan hayvanları görmek ve kesim yapılacak yerin teftişi için yola koyulduk… Mekân çok büyük ve yeşil… Ağaçların olduğu bir okul bahçesi… Okulun büyük kapısından girdiğimizde, Samet Bey’in talimatıyla -hangi ara organize ettiyse- drone ile havadan çekimler yapıldığını gördük… Medya ekibi gayet profesyonel bir şekilde çalışmalar yapıyorlardı… Video çekimleri, fotoğraf makineleri ve drone ile havadan çekimlerin yapılması ziyadesiyle mutlu etti bizi… Alınan hayvanlarımızı kontrol ettik… Kesim yapılacak alana geçtik… Kanın akacağı kanal ve bir de kanın birikeceği büyük bir çukur gerekliydi… Ayrıca işkembenin temizlenmesi için de derin bir çukur gerekiyordu… Kesim sonrası derilerin yüzülmesi için de bir alan belirlendi…Hayvanların derileri yüzüldükten sonra parçalanması için ayrıca bir yer ayarlandı… Sakatatların toplandığı yer ve son olarak etlerin toplandığı bir alan da belirlenmiş oldu…

Hazırlıklar tamamdı… Hayvanlar kontrol edildi… Kesim yeri hazırlandı… Kırk kasapla anlaşılmıştı… Tüm detaylar en ince ayrıntısına kadar gözden geçirildi… Büyük ve önemli bir organizasyondu…Manevi bir hava her tarafı kaplamıştı. Yeryüzü güzelleşiyordu.

Bu organizasyonda Uganda’da bulunan Malatyalı Bekir Öterkuş abinin çok ciddi katkıları oldu. Bekir Abi uzun zamandır Afrika kıtasında çeşitli ihaleler alıp kapsamlı işler yapmış, Uganda yöneticileri ile çok iyi ilişkiler geliştirmiş, organizasyon kabiliyeti üst düzey olan bir girişimci… Organizasyon yönünün gelişkin olmasının bizim işlerimizin aksamadan yürümesine çok ciddi katkısı oldu.

Gündüz işlerimizi yaptıktan sonra akşam sonrası otel bahçesinde arkadaşlarla birlikte çay içip sohbet etmeye başladık… Bekir Abi büyük bir iş adamı, bunun yanında ciddi felsefe okuyan da biri. İslam düşünce tarihi üzerinde; din dili, din algısı ve daha birçok konu hakkında çok güzel, bazen tartışmalı geçen sohbetlerimiz oldu…

Ertesi gün yani, 20 Temmuz, bayramın 1. günü için tüm hazırlıklar yapıldı… Uganda’daki partner Samet kardeşimiz, Biguri kentinin yöneticileri ve sivil toplum kuruluşları ile valilik binasında bir toplantı organize etmiş… Haber geldi… İyilik-Derneğinden ben, Yardım Eli derneğinden Mustafa Tosun kardeşim ve ortak Partnerimiz Samet Bey’le valilik binasına gittik.

Tabi bu toplantının taraflar açısından farklı bir önemi ve faydası vardı… Bizler bağışçılarımızın bize emanet ettiği kurbanların kusursuz bir şekilde kesilip dağıtılması konusunda yöneticilerin sorun çıkarmaması ve hatta yardımcı olmalarını sağlama ricasında bulunurken, onlar da, pandemi ülkede çok yaygın hale geldiğinden, izdiham oluşturacak ortamlar oluşturmamamızı istediler… Toplantıda Vali yardımcısı, Belediye başkanı, Emniyet müdürü, müfettişler ve orada camii merkezli çalışan bir vakıf vardı. Gereken görüşmeler yapıldı… Karşılıklı talepler iletildi… Bina önünde toplu bir resim alındı… Sonra bizi Vali Bey özel olarak odasında kabul etti… Türkiye’den burada kalıcı olarak yapmak istediğiniz her ne varsa yer tahsisi ve bürokratik işlemler noktasında tüm imkanlarını seferber edeceğine dair söz verdi… Küçük bir ayrıntı daha… Uganda’da gittiğiniz her yerde resmi ve yarı resmi yerler olsun misafir defteri var ve o deftere kişisel bilgilerinizi yazıp imzalamanız isteniyor…

Kurban kesim yerine tekrar döndük, son hazırlıklar da tamamlanmıştı. Lokantada akşam yemeği için kesimhaneden ayrıldık… Sahibi Müslüman olan bir lokantaya yöneldik, daha önce de burada yemek yemiştik… Etli veya tavuklu pirinç pilavı yanında et veya tavuk haşlama… Büyük tabaklara bol kepçe pilav ve haşlama tavuk veya et. Toplamda dört kişilik üç masanın sığacağı kadar küçük bir bahçede yemeklerimiz yedik… Sadece kadınların ve kızların çalıştığı bir lokanta… Kadınları burada tüm alanlarda görmek mümkün… Sosyal hayatın tüm alanlarında belirgindir kadınlar…

20 Temmuz Salı günü Müslümanların en büyük bayramı. Kurban bayramı…İbrahimî bir gelenek… Zilhiccenin 10. Günü… Bayram namazına müteakip Müslümanlar kendi bütçelerine göre en iyi hayvanı Rabbine adamak için çaba sarf eder… Elbette her Müslümanın şu bilince sahip olması gerekir. “Onların etleri de kanları da asla Allah’a ulaşmaz fakat O’na sadece sizden (takva ve duyarlılık) ulaşır. Sizi doğru yola ulaştırdığı için Allah’ı yüceltesiniz diye O, bunları (bu hayvanları) böylece sizin hizmetinize verdi. Güzel davrananları müjdele” (Hacc 22/37)

Kurban, kurbiyyettir yani yakınlaşmadır. Kurban, kulun rabbine karşı İsmailî bir duruş ile teslimiyet göstermesidir… Bizler de bu duygularla kendi ailelerimizden uzak, sadece onun rızası için, insanlık ailesi içerisinde mağdur ve mazlum olan Afrika’nın Uganda ülkesinin Biguri kentindeki kardeşlerimizi bir nebze de olsa sevindirmek için bağışçılarımızın bağışları, duaları ve selamlarını ulaştırmak için burada bulunuyoruz.

Kurban kesim yerine geldik. Önceden tertip edilen organizasyon işlemeye başlamış… Girişte kolluk kuvvetleri var… Giriş yapanların ateşi kontrol ediliyor… Mekanda bayram namazı kılacağız… Etlerin birikeceği alana serilmek için alınan büyük bir branda kıble yönüne doğru serildi… Belediye başkanı ve Müftü Hoca da bizlerle beraber bayram namazı kılacaklar… Tekbirler getirmeye başladık…Urfalı Muhammet Hocamız, bayram namazını kıldırdı.

“AllahuekberAllahuekber, Lailahe illallahuvallahu ekber. Allahuekber velillahi’lhamd”…  Tekbirlerden sonra diyanetin hutbesini kendi orijinal şivesi ve katkılarıyla çok güzel bir şekilde sundu Muhammet Hoca … Hutbe sonrası bayramlaştık…

Bayram namazı sonrası, Kurban bağışında bulunan bağışçıların emanetlerin yerine getirmek için kasaplar alana alındı… Büyükbaş hayvanlar onar onar getirildi… Her hayvan yedi hisse… Hissedarların isimleri okunup vekaletleri kasaplara verildi. “Bismillah Allah’u Ekber” denilerek tekbirler eşliğinde hayvanlar boğazlandı… “…Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlıkları belirlenen günlerde kesecekleri zaman üzerlerine Allah’ın adını ansınlar. Artık onlardan siz de yiyin, yoksula fakire de yedirin.” (Hacc 22/28)

Partner kuruluşun çekiminin yanında biz de çekim yapıyorduk… Ciddi bir heyecan vardı… Emanetlerin bizdeki ağır mesuliyeti, heyecanı biraz daha artırıyordu… Bu alan çok suiistimal edildiği için bizler de çok titiz davranmak zorundaydık. Bunun iki sebebi vardı. Birincisi, bağışçıların emanetini yerine getirme sorumluluğu… İkincisi ise buradaki en ufak bir hatanın Müslümanların infak duygusunu köreltebileceği korkusu… Kesilen hayvanlar hemen yüzülecek alana çekiliyor… Orada derisi yüzülüp işkembesi çıkartılıyor… İşkembenin içinin boşaltılacağı büyük çukura işkembeler taşınıyor ve temizleniyor… Akciğer ve karaciğer veteriner kontrolünden çıktıktan sonra poşetlenip dağıtılıyor… Sakatatları alınmış hayvan ikiye bölünüyor ve etlerin toplanma alanına götürülüyor… Bu işlemler devam ederken diğer taraftan Belediye başkanı ile Müftü hocanın kontrolünde, imamlara, önceden belirlenen listeler dikkate alınarak imza ve kaşeli kağıtlar karşılığında büyük parçalar şeklinde etler teslim ediliyor… Büyük parçalar camilerde küçük parçalara ayrılarak poşetlenip dağıtılıyor… Burada amaç yetkililerle yaptığımız toplantıda kendilerine mümkün olduğunca izdiham oluşturmadan dağıtım yapacağımıza dair sözümüzü yerine getirmekti. İlk gün 77 büyük baş hayvanın kesimini gerçekleştirdik…

Öğle ikindi arası gönüllü olarak bir yetimhaneye bakan Florence Hanım (daha sonra Melaike yani Melek ismini almış) bize ciğer pişirmiş ve kesim yerine getirmişti… Bu kibar davranışından dolayı kendisine teşekkür ettik… Ciğer çok da lezzetli olmuştu… Tabii bu Florence Hanım, Uganda Cumhuriyeti İçişleri bakanlığı ulusal güvenlik yetkilisi… Gönüllü olarak yetimhaneyle ilgileniyor… Arefe günü akşama doğru yetimhane için biraz alışveriş yaptıktan sonra orayı ziyaret etmiştik… Yetimleri az da olsa sevindirmek bizleri de çok mutlu kıldı… Ancak tuhaf bir his vardı içimde… Küçücük çocukların o anlamlı ancak bir o kadar ağır bakışları adeta eriterek küçültüyordu bizi o körpe bedenler karşısında… Sanki yetim ve yoksulluklarının hesabını bizden soruyorlardı… Neden, neden diye? Gerçekten neden? Elbette ki bu onların kaderi değil… Tüm çocuklar mutluluğu sonuna kadar hak ediyor ama bu çocuklar mutluluğu hiç tatmamış gibi… Bakışları, duyguları… Yetimin ahı arşı titretir inancını, yaşıyoruz adeta… Yetimlerin içimi eriten bakışları merhum Muhammet İkbal’in şu dizelerini aklıma getirdi ve irkildim…

‘‘Dostum gafletle geçirdiğin bir an

Menzilden bin mil uzaklığa patlar’’ İkbal

Ümmetin gafletinin insanlığa ne kadar pahalıya mal olduğunu o yetim gözlerde gördüm… Bu çocukların gelecekleri, doğdukları gün karartılmış… Bu çocuklara sıcak bir ilgi ve şefkat göstermek, onları bağrımıza basıp hıçkıra hıçkıra ağlayarak onlardan özür dilemek… Bizim ilgisizliğimiz, ihmallerimiz size bunu yaşattı diye haykırmak istedim… Onlardan ayrıldık, o temiz yürekleri ve masum bakışları arkamızda bırakarak, el sallayarak oradan ayrılmıştık… Çok duygulanmıştık… İşte Florence Hanım, gönüllü olarak bu yetimlerle ilgileniyordu…

İkindi sonrası çok güzel bir yağmur yağdı, yaklaşık bir saat sürdü… Sağanak şekilde rahmet olarak yağan yağmur işlerimizi biraz aksattı ancak havayı da epey serinletti… Akşam yemeğine hayvan tedarikçimiz Hacı Şuayb’ın Doktor olan oğluna misafir olarak gittik. Orada etli pilav ve etli sote, bir de mango suyu meyve suyu olarak ikram edildi. Hacı Şuayb iki dönem Belediye başkanlığı yapmış, üç evli, seksen yaşında hala motosiklet süren dinç bir adam…Güzel bir sohbetten sonra otele döndük…

21 Temmuz 2021 Çarşamba bayramın ikinci günü… Hızlıca kahvaltı yaptıktan sonra erken denebilecek bir saatte kesim yerine intikal ettik… İlk gün yetmiş yedi hayvan kesmiştik… Yetmiş üç hayvanımız kalmıştı, onu da bugün kesmemiz gerekiyordu…

Kesimler aynı titizlikle devam ediyordu…150 büyükbaşın iki tanesi akika ve adak kurbanlarıydı. Saat 14.00 sularında hayvanların tamamını kesmiştik… Derilerin yüzülmesi işlemleri hala devam ediyordu… Belediye başkanı Eyüp Bey ile bölge Müftüsü Şeyh Musa bizleri hiç yalnız bırakmadılar… Etlerin camii imamlarına imza karşılığı dağıtımı devam ediyordu… Bekir Beyle Muhammet Aydoğdu Hoca bir camiye dağıtıma gittiler. Bizler de önce kesimhane önünde bekleyenleri yirmişer yirmişer içeri alıp poşetlediğimiz etleri teslim ediyorduk…

Akşama doğru bağışçıların infak için İyilik Derneğine yatırdıkları parayı buranın yerli parası olan Şilinke çevirdik. 1 dolar 3500 Şilink… Paraları İyilik Derneği zarflarına her birine 50.000 Şilink koyarak yine belediye başkanın daha önce planlandığı üzere muhtarlardan adresleri alınmış ailelere tek tek giderek bizzat teslim ettik… Zarfları “iyd mubarek” diyerek teslim ediyorduk… Zarfı alanlar önce anlamıyorlardı… Yanımızdaki belediye çalışanları ya da Bekir Bey, İngilizce veya onların yerel dilinde “içinde para var” dediği zaman yüzlerindeki ifadeyi tarif etmek mümkün değil… Genelde elektriği olmayan tek odalı kerpiçten yapılmış odalar… Bu odalar aynı zamanda mutfak, banyo, yatak odası velhasıl tamamı bir oda 9 m2 ile 15 m2 arası değişen odalar… İnsanlar bu odalarda yaşamlarını sürdürüyorlar… Mahalle mahalle ev ev gezdik ve zarfları dağıttık… İnfak eden kardeşlerimizin infakını dağıtma sevincini yaşamış olduk… Zarfları dağıtırken Florence Hanım geldi ellerinde tabaklar, bize et pişirmiş. Tabi o anda yemek yemek mümkün değildi… İşimizi bitirip otele geldiğimizde saat 21.00 sularında idi… Arkadaşları da çağırdık yemeği yedik… Sonra çay sohbetinde bir ara ciddi Kelami meseleleri konuştuk, daha sonra sohbet felsefi konulara dönüşerek devam etti…

Biz kesimleri henüz bitirmiştik ki milletvekili Meryem Baroda Hanımefendi kesimhaneye geldi… Uzun uzun Uganda halkı hakkında konuşmalar yapıldı, Samet Bey tercüme ediyordu… Sohbet sonrası Hanımefendi bizi kendi evinde kahvaltıya davet etti… Biz de kabul ettik, kahvaltıya gideceğimiz yer yaklaşık 250 km uzaklıkta… ancak havaalanı yolu üzerinde olduğu için ciddi bir problem sayılmazdı…

Geceden valizlerimizi hazırladık… Çünkü artık geri dönmeyecektik. 22 Temmuz sabah 8.00 sularında arkadaşların hepsi ayaktaydı… Öncelikli olarak çekimlerin kopyasını almak, kesilen kurbanların kesildiğine dair evrakların imzalamak gibi İyilik Derneği dernek merkezinin bizden yapmamızı istediği ve kendimizle götürmemiz gereken evrakları yanımıza aldık…

Meryem Baroda Hanımefendinin bizler için tahsis ettiği meclis arabası otelin önünde bekliyordu… Hazırlıklarımız tamamdı… Sıra vedalaşmaya gelmişti… Bekir Öterkuş Bey’in ciddi desteklerinden dolayı kendisine teşekkür ettik… Birlikte dolu dolu birkaç gün geçirmiştik… Bu birkaç güne birçok şey sığdırmıştık… Samet Bey gibi iyi bir partnerimizin olması işlerin kusursuz yürütülmesinde Rabbimizin bir lütfuydu… Vedalaştık kendisiyle… Helalleştik… Tabi bir de Hayri Bey’den hiç bahsetmedik. Onu anmazsak olmazdı. Görseller, çekimler, onların hazırlanması ve dronlarla çekimlerin yapılmasında ciddi emeği olan kardeşimiz Gaziantepli… Bir ay önce gelmiş, Samet Bey’le birlikte çalışıyor. İleri düzeyde İngilizce bilen bir kardeşimiz. Onunla da vedalaştık ve araca bindik…

Kamuli kentine doğru yola koyulduk… Yine aynı şekilde verimli araziler arasından çift yönlü yoldan genelde diplomatları taşıyan araçla yol alıyorduk… Yol üzerinde bazı yerleşim yerlerinde 3- 4 metrekarelik barakalar şeklinde dükkanlar vardı. Etlerin asılı olduğunu görünce kasap dükkanı olduğunu anladık. Dışarıda asılı etler… Çift yönlü yol asfalt. Kaldırım yok… Ve yol kenarları genelde bisiklet ve motosikletlerin kullandığı asfalt olmayan toprak olan bölüm… İş yerleri yolun kenarında ve baraka şeklinde etler o şekilde asılı duruyor. Et satın alana ben denk gelmedim. Ayrıca yol kenarlarında tahta şişlere saplanmış tavuk şişler pişirilmiş yol kenarlarında satılıyor. Yemek bize nasip olmadı. Ancak Samsunlu Yüksel kardeşim Mustafa Tosun’la Uganda’ya ilk geldiklerinde yolda yemişler. Çok lezzetliydi dediler. Henüz burada hazır tavuk çiftlikleri olmadığı için tavuklar gezen tavuklar olduğundan etleri çok lezzetli gerçekten… Bizim köy tavuğu dediğimiz lezzet vardı. Biguri’de Hacının lokantasında yemek yediğimizde fark etmiştim bunu.

Kamuli’ye vardığımızda saat 11.00 sularıydı… Araçla önce bir iki tane camiyi gezdik, caminin birini Suudlular yapmıştı. Caminin yanında derslikler de vardı… Önünde büyük bir boş alan vardı… Burada bayram namazı, teravih namazlarının kılındığını söylediler… Sonra milletvekili Hanımefendinin evine geldik… İki katlı bir ev. şato görünümlü…Bayan Baroda kendi partisinin mahalle temsilcilerini toplamış, yaklaşık 30-40 kişilik geneli kadın olan bir grup… Sandalyelere oturulmuş… Seminer veya konferans düzenine göre dizilmiş sandalyeler… Onların tam karşısında, iki metre ileride dikdörtgen şeklinde uzun bir masa vardı. Orası bize tahsis edilmişti… Masanın üzerinde kapaklı çelik tencere ve kazanlar vardı…

Öncelikle Bayan Baroda, bizlere hoş geldiniz dedi… Burada olmamamızdan ziyadesiyle memnun olduğunu ifade ettikten sonra, tanışma faslına geçildi. Bayan Baroda, parti mahalle temsilcilerine bizim kim olduğumuzu, buraya niçin geldiğimizi ifade ettiler. Sonra kahvaltıya geçildi. Kahvaltı bizdeki gibi hafif değil… Makarna, etli pilav ve et sote vardı. Haşlanmış patates, sonra dış yüzeyi yumurtaya batırılıp pişirilmiş patates… Yemekler yenildikten sonra, kendi çalışma odasını görmemizi istedi. Odasında büyük sayılacak bir resim vardı, annesinin resmiymiş ve yakında vefat etmiş. O da milletvekilliği yapmış zamanında… Urfalı Muhammet Hocamız merhume için güzel bir dua yaptı…

Kahvaltı sonrası Muhammet Hoca güzel sesi ve tilavetiyle Ğaşiye süresinin son ayetlerinden bir aşır okudu…Develerin nasıl yaratıldığına, göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine, yerin nasıl yayıldığına bakmazlar mı?” (Ğaşiye 88:17-20) Akabinde Mustafa Tosun kardeşimiz hemen İngilizce meali telefondan çıkarttı, Brain isminde bir kardeşimiz meali okuyup yerel dile tercüme etti…

Bölgenin parti temsilcileriyle vedalaşırken zılgıtlar eşliğinde uğurlandık… Yol üzerinde başka bir camii ziyaretinde bulunduk… Bahçede kesilen kurbanın etlerinin 1,5 kğ tartılarak poşetlere konulup dağıtıldığına şahit olduk… Sırada kenar mahalleleri ziyareti vardı… Etlerin dağıtıldığı yerleri ziyaret ettik… Yanımızda olanları, o kardeşlerimizle paylaştık… Küçük küçük evler… 7-10 arası çocuklar… İçler acısı durum… Milletvekili Hanımefendiyle vedalaştık ve Jinja kentine doğru yola koyulduk…

Jinja Uganda’nın Doğu bölgesinde bulunan önemli bir şehir. Bu şehrin önemi Victoria gölünün burada bulunması ve beyaz Nil kolunun burada doğması…

Victoria gölü, Afrika’nın doğusunda Tanzanya, Uganda ve Kenya topraklarında bulunan dünyanın en büyük ikinci tatlı su gölü. Afrika’nın en büyük gölü… Victoria gölü Afrika’da olmasına rağmen maalesef İngiliz kraliçesinin adını alan bir göl… Bu arada Uganda ismi de merkezde yer alan Buganda krallığından geliyor.

Victoria gölü, Nil Nehri’nin başlıca su kaynağını oluşturur. “Büyük bölümü Tanzanya ve Uganda’da kalır. Küçük bir bölümü Kenya’ya taşar. Toplam 68.422 km2’lik bir alanı kaplar. Kuzey-güney doğrultusunda uzunluğu 337 km’yi bulur; en geniş yeri ise 240 km’dir. Suları, Batı ve Doğu Rift vadileri arasında uzanan büyük platonun ortasındaki sığ bir çukuru doldurur. Göldeki 200’den fazla balık türünden ekonomik açıdan en önemlisi Tilapia’dır. Gölün su toplamı 238,900 km2’dir.”2  Marmara denizinden büyük bir göl…

Nil nehrine gelince… Nil nehri 6650 kilometrelik uzunluğu ile dünyanın en büyük nehirleri arasındadır. Nehir ekvatorun güneyinden başlayarak ekvatorun kuzeyine dökülmektedir.

Nil Nehri; Etiyopya, Sudan, Mısır, Uganda, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Kenya, Tanzanya, Ruanda, Burundi, Güney Sudan olmak üzere tam 10 ülkeden geçer. Nil 3 ana akarsudan oluşur. Victoria Gölünden kaynaklanan Beyaz Nil’den ve Etiyopya’daki Tana Gölü’nden kaynaklanan Mavi Nil’den oluşur. Bu nehirler Sudan’da buluşur ve daha sonra kuzeye, Akdeniz’e doğru uzun bir yolculuğa çıkarlar.

Nil Nehri, ekvatorun güneyinden başlayıp yine ekvatorun kuzeyinde biten dünyadaki tek önemli nehirdir.

Nil nehri geçtiği ülkelere hayat verir. Nil, tarımsal alanları oluşturduğu gibi arkeoloji, yerleşme ve turizm açısından da ilgi çekicidir. Şehir, mezar ve tapınaklar nehir çevresinde yapılmıştır. Şehir ve tapınaklar güneşin doğduğu yer olan nehrin sağ kıyısına, mezarlar güneşin battığı yer olan sol kıyısında yer alır…

Victoria gölü ve Nil’in önemli bir kolu olan Beyaz Nil’in bulunduğu yerdir Jinja… Motorlu sandala uzun bir pazarlık neticesinde can yeleklerimizi giydikten sonra bindik… Ancak parlamento arabasının şoförü olan Mr. Taytas sandala binmek istemedi. Ya sudan korktu ya da kimi insanı su tutar ondan dolayı binmedi… Beyaz Nil’in doğduğu yere gitmek için sandalın akıntıya karşı yol alması gerekiyordu… Onun için sandal biraz zorlanarak akıntıya karşı yol aldı… Nil’in doğduğu bölgede sandalın yanaşıp 8-10 kişinin üzerinde durabileceği bir mekan yapılmıştı… Oraya yanaştık… Beyaz Nil’in doğduğu yer, kaynayarak çıktığı bölge gözle görülebiliyordu. Cennet gibi bir yer, etrafı dağlarla çevrili yemyeşil bir alan. Daha önce kullanılan ancak şu an kullanılmayan, kim bilir nelere şahitlik etmiş olan bir liman gördük… Eski limanın kenar bölgelerinde balık restoranları vardı…

Evet neredeyse bütün Afrika’ya hayat veren Nil nehrinin önemli bir kolu olan Beyaz Nil’in doğduğu yerdeyiz… Gerçekten muhteşem… Hayran kalmamak mümkün değil… İşte tam da burada bu ayeti hatırlamak yerinde olur… De ki: “Yeryüzünde dolaşın ve (Allah) yaratmaya nasıl başlamış bir bakın!” Allah bundan sonra son yaratılışı (ahiret hayatını) da gerçekleştirecektir. Şüphesiz ki Allah her şeye gücü yetendir.(Ankebût :29/20)

Sandala binmeden önce, orada bir bölgede Mahatma Gandi’nin (1869-1948) bir büstünü gördük. Büstün altında “ barış ve şiddetsizlik havarisi” “1948 yılında külleri Nil nehrine atıldı” yazılmıştı ve en altta da Hindistan Cumhuriyetinin 5 Ekim 1997’de bu büstü yaptırdığına dair bir not vardı… Gandi’nin büstünün burada olmasına şaşırmıştık… Öldükten sonra küllerinin bir kısmının burada Nil nehrine döküldüğünü sonradan öğrendik.

Mahatma Gandi de bir şiddet kurbanı olarak hayatını 30 Ocak 1948’de kaybetmiş… Dua toplantısı için Birla House’un bahçesine çıkarken saat 05.00 sularında kalabalığın arasından otuz yaşlarında biri fırlıyor; o kişi Nathurem Godse… Eğilerek Gandi’yi selamlıyor, biraz geri çekildikten sonra onu vuruyor. Gandi’nin son sözleri “aman Tanrım” “Aklını yitirmiş birinin kurşunlarıyla öleceksem gülümsemeliyim. İçimde öfke olmamalı. Tanrı yüreğimde ve dilimde olmalı.” olmuş…

O büstün yanında arkadaşlarla birkaç fotoğraf çektirdik… Biz fotoğraf çekerken tüm turistik yerlerdeki gibi burada da fotoğraf çekip çıktısını alıp satmaya çalışıyorlar… Tabi biz sandalla Nil ve Victoria turunu tamamlayıp döndüğümüzde, onların ellerinde kendi fotoğraflarımızı görünce bir an şaşırdık… Yoğun bir pazarlık sonucunda da fotoğraflarımızı aldık…

Kampala’ya doğru yola koyulduk. Kampala Uganda’nın başkenti. “Şehir ilk olarak 1890 yılında Frederick Lugard tarafından Britanya Doğu Afrika Şirketi adına inşa edilmiş, şehrin kuruluş döneminde Kampala’nın merkezinde yer alan NakaseroTepesi de dönemin Buganda kralına ait olan ve bölgede birçok antilop barındıran bir yer konumundaydı. 1900 ile 1905 yılları arasında Britanya himaye bölgesi konumunda olan Uganda’nın başkenti olan şehir, 1962 yılında Entebbe yerine tüm Uganda’nın yeni başkenti olarak ilan edilmiştir.”3

Kampala’ya doğru giderken yolun sağında ve solunda gözlerimizin görebildiği kadar çay bahçeleri var… Çay kültürü bizim ki gibi değil ama kaliteli çayları var… Onlar daha çok çayı sütle karıştırıp içiyorlar…

Ayrıca çok fazla şeker kamışı var… Şeker kamışından hem şeker elde ediliyor hem de sıkılarak meyve suyu olarak tüketiliyor… Birde 15-20 cm büyüklüğünde kesilip soyuluyor çiğnenerek suyu emiliyor…

Yol kenarında durduk. Ben daha önce Mısır’da bu kültürü görmüş ve şeker kamışını tatmıştım. Ancak arkadaşlar ilk defa görüyorlardı. Yol kenarında bir arkadaşın elinde vardı… Kendisinden rica ettik birer parça soyup arkadaşlara ikram etti. Kampala’ya girdik yol çok dardı. Ayrıca yol çalışmaları da vardı. Bir de çok yoğun yol kontrol noktaları vardı… Ancak biz meclis arabasıyla yolculuk yaptığımız için hiçbir kontrol noktasında durdurulmadık. Dönüşümüzün riske girmemesi için önce Covid testi yapmalıydık.  Hastaneye gittik test yaptırmak için. Uzun ve sıkıntılı bir uğraştan sonra Pakistanlı Bay Ezher adında bir doktor testlerimizi yaptı… Sonraki gün şoför Bay Taytas sonuçları alıp getirecekti bize… Burada fiyatların kişiden kişiye, ekipten ekibe değişkenlik arz ettiğini ifade etmiştim… Hastanede resmi bedeli 65 dolar olmasına rağmen 65 dolara yaptıramadık… Daha sonra 50 dolara yaptırdık. Covit testi bizim epey bir zamanımızı aldı maalesef.

Saat 21.00 sularında Samet Bey’in ayarladığı Minister’s Village hotele geldik rezervasyonumuz yapılmıştı. Alelacele valizleri odaya taşıdık. Sonra otelin yemekhanesine indik… Patates ve kızarmış tavuk olduğunu, başka seçeneğimiz olmadığını da öğrenince kabul ettik ve yemekler geldi… Yemekleri yedikten sonra yoğun günün oluşturduğu yorgunluğu atmak için odalarımıza çekildik…

23 Temmuz 2021 Cuma kahvaltıyı otelde yaptık… Türkiye’ye giriş formunu doldurduk… Bay Taytas gelmişti… Test sonuçlarımızı getirmiş, çok şükür sonuçların hepsi negatifti… Saat13.00 gibi Uganda elçiliğini ziyaret edecektik. Samet Bey randevu almıştı. Büyükelçi Kerem Alp Bey yerinde olmadığı için Büyükelçi yardımcısı Abuzer Köse Bey bizleri karşıladı… Uzun bir sohbet gerçekleşti.. Kendisi Malatya Akçadağlıydı. Yaptığımız faaliyetlerden bahsettikten sonra birkaç fotoğraf çektirip Abuzer Bey’le vedalaştık…Bir Türk lokantasında yemek yedik… Biraz para bozdurmamız gerekiyordu. Arabaya yakıt ve şoföre vermek için… Ayrıca arkadaşlar ufak tefek hediyelik eşyalar alacaklardı. Parayı bozdurduk. Hediyelik eşyalar satılan küçük bir çarşıya girdik… Milletvekili Bayan Baroda oraya geldi… Eşya alımında bizlere yardımcı oldu… Bizimle son kez vedalaşmaya gelmişti… Vedalaştık araçla havaalanının olduğu şehir Entebbe’ye doğru yola revan olduk…

Entebbe’ye girdiğimizde saatler 19.00’u geçmişti. Dolaysıyla her taraf kapalıydı… Pandemi kısıtlamalarından dolayı ülkede saat 19.00’dan itibaren sokağa çıkma yasağı uygulanıyordu… Tüm dünyayı kasıp kavuran pandemiden bu yoksul ülke de payına düşeni almış. Vaka sayılarının oldukça fazla olduğunu söylüyorlardı… Kırsal ve fakir kesimde maske takmak, test yaptırmak imkansız gibi. Ancak imkan dahilinde insanlar dikkat etmeye çalışıyorlardı…

Her taraf kapalı olduğu için doğru havaalanına gittik… Bay Taytas aracı bir kapının önünde durdurdu… Bizler hemen telefonlardaki        -oraya özgü olan- sim kartlarını değiştirip Samet Bey’e ulaştırması için Bay Taytas’a vermemiz gerekiyordu. Durduğumuz kapıdaki yetkililer diplomat mısınız? diye sordular… Resmi araçla geldiğimiz için bizi diplomat zannettiler. Diplomat olmadığımızı söyleyince bizi diğer kapıya yönlendirdiler… Ancak uçağın kalkış saatine daha çok vakit vardı… Ondan dolayı bekleme salonunda namaz kılıp bir şeyler atıştırmak istedik… Mescit yoktu… Hemen seccademizi bir kenara serip akşam ve yatsı namazlarını eda ettikten sonra bir şeyler yedik, çay içtik… Sohbet esnasında yine güzel bir tevafuk oldu… İzmit’ten Aziz Bayram Abi ve yanında iki arkadaşı ile yanımıza geldiler… Güzel bir muhabbet ortamı oluştu. Uganda’ya gelirken Aziz Ağabeylerle aynı uçaktaydık, nasip dönerken de aynı uçakta olacağız… Aziz Ağabeyle İzmit’te tanışmıştık. Sağ olsun dertli ve gayretli bir arkadaşımız… Gençlere yönelik güzel çabaları olan bir kardeşimiz.

24 Temmuz saat 01.30 civarı içeri almaya başladılar… Kapılardan geçtik… Test sonuçlarını kontrol ediyorlar. Pasaportlara bakıyorlar… Türkiye’ye giriş için hazırladığımız kağıt, sanki Uganda’dan çıkış için gerekliymiş gibi en çok onu incelediler… Türkiye’de o kağıda hiç bakmadılar bile… Sonunda en son kapıya geldik ve bekledik saat 02,30 gibiydi… Uçağın normalde saat 04,15’te kalkması gerekiyordu, rötar yaptı saat 05.00 gibi havalandı… Pandemiden dolayı iç seferlerde sadece su ikram ediliyor… Ancak dış seferlerde yemek veriliyor… Daha sonra kek ve poğaça ikramı yapıyor… Saat 11.00 gibi uçak İstanbul havalimanına iniş yaptı hamdolsun… Valizlerimizi aldık… Tekrar İyilik Derneğinin yeleklerini giydik ve bağışçılarımıza emanetleri en güzel bir şekilde yerine ulaştırdığımızı ve vazifemizi yapıp geri döndüğümüzü içeren bir video çektik… Yine sağ olsun Sefa kardeşimiz bizi karşılamaya gelmişti. Yardım Eli derneğindeki Yüksel ve Mustafa Tosun kardeşlerimizle helalleşip vedalaştık. Muhammet Yetiş kardeşimizi İstanbul’da oturan kardeşi Hüseyin gelip alacaktı… Sefa kardeş beni, Ekrem ve Muhammet Aydoğdu hocayı aldı. İstanbul’a doğru yola çıktık.

Sefa kardeşe, amcası ile ilgili bir haber olup olmadığını sorduk… Maalesef hala cesedine ulaşılmadığını ifade etti. Rabbim sabır versin çok zor bir imtihan…Sefa kardeşe hazırladığımız raporları, getirdiğimiz imzalı kağıdı, flaş diski, fotoğraf makinasının hafıza kartını teslim ettim…

Böylece İyilik Derneği 2021 yılı Kurban organizasyonu çerçevesinde Afrika kıtasının Uganda ülkesinin Biguri kentinde bağışçılarımızın kurban bağışının 1050 hissesini kesip dağıtıp dönmüştük… Kalbimiz rahat… Alnımız ak… Ancak gittiğimiz ülke insanları için içimiz buruk bir şekilde, hüzün içinde yolculuğumuzu tamamlamış olduk…

Değerli dostlar,

Yukarıda, aşağı yukarı bir haftalık Uganda ziyaretimiz hakkında gördüklerimizi, yaşadıklarımızı sizlerle paylaşmış oldum…Elbette şu ana kadar yazdıklarımda kendi duygularıma da yer vermişimdir. Ancak özet olarak Uganda hakkındaki değerlendirmelerimi anlatma, orada yapılması gerekenlere dair düşüncelerimi ifade etme niyetim, belki hayırseverlerin veya İyilik Derneğinin orada yapmak istediklerine ışık tutar düşüncesidir…

Uganda ülkesinde şehir merkezlerinin taşraları ve köylerin geneli çok mağdur… Yaşam kaliteleri çok ama çok zayıf… Eğitim düzeyi çok düşük.

Allah’ın insanlardan istediği yeryüzünü imar etmektir.“O sizi yeryüzünden (topraktan) yarattı ve sizden yeryüzünü imar etmenizi istedi.” (Hud 11:61) İnsan bu konuda yeteneklidir. Akıl, irade ve tercihlerde bulunabilme yetisi ve kabiliyeti olduğu için insan yeryüzünü imar ve ıslah edebilecek yetenektedir…

Farabi, El-Medinetü’l-Fadıla’sında her ferdin imar etmek, mimar olmak, mamur etmek gibi bir sorumluluğunun olduğunu ifade eder. Ancak her ferdin mimar olması, mamur edebilmesi için önce Allah’ın insana verdiği özgürlüğe sahip olması gerekmektedir. Özgür olmayan beyinler, zihinler yaratıcı olamazlar, imar edemezler. Ancak taklit edebilirler… Beden özgürlüğü önemlidir, bu pandemi kısıtlamalarında bunu aynel yakin yaşadık. Ancak eğer beyinler ve zihinler özgür olmazsa bedenin özgürlüğü bir şey ifade etmez… En büyük esaret zihinsel esarettir. Bir insan bundan kurtulmadan hiçbir şey yapamaz… Zihinsel özgürlüğü yakalamadan imanın ve ibadetlerin bir anlamı yoktur… Çünkü Allah insanlardan kendi hür ve özgür iradeleri ile kendisine iman etmelerini istemektedir. Dolayısıyla bir yerde zihinler ve beyinler esaret altında ise iradeleri ipotek altında ise bize düşen ilk şey onların bu esaretten kurtulmalarına yardımcı olmaktır…

Uganda’da devlet okulları çok az, genelde özel okullar yani kolejler var onlar da ücretli…

Tarım arazileri çok verimli… Yılda 4 ürün kaldırılabilecek durumda… Çayın yetiştiği bahçeler, Şeker kamışı, Muz, Avokado, Ananas ve Turunçgiller mükemmel bir şekilde yetişiyor… Ülke genel anlamda hayvancılığa müsait… Süt var ancak yoğurt ve peynir yok…

Victoria gölünde ve beyaz Nil kolunda çok çeşitli balıklar var… Balıkçılık geliştirilebilir.

İklim olarak ülke çok güzel… Turizm canlandırılabilir. Su sporu tekne turları yapılabilir. Doğa ve vahşi yaşam bölgeleri mevcut.

Özellikle ülkenin batısı tropikal ormanlar bakımından zengin. Ormanlık alanlar ülkenin toplam yüzölçümüne oranla az olsa da elde edilen verim (yılda hektar başına 16 ton) oldukça yüksektir.

Uganda, zengin su (akarsu ve göller) kaynakları ile hidroelektrik santraller ve diğer yenilenebilinir enerji yatırımları bakımından büyük potansiyel taşımakta olup Uganda’nın doğru yönetilmesi ve yönlendirilmesi neticesinde kendisi gibi bir ülkeyi daha rahat bir şekilde besleyebilecek durumdadır.

Ülkenin sahip olduğu bir takım imkanlardan bahsettim. Bu imkanların doğru kullanılması neticesinde ülke insanlarının daha müreffeh bir hayat yaşamaları mümkündür…

Bunun için yapılması gereken… Bu ülkeye rehberlik etmek… İş adamlarının oraya giderek kooperatifler kurmaları, ziraatta, hayvancılıkta, balıkçılık, çiçekçilikte, süt ve süt ürünlerinde rehberlik etmeleri gerekmektedir.

Üretimin yapılmasını, elde edilen ürünün pazara uygun bir şekilde stoklanmasını öğrenmeleri gerekmektedir…

Tarlaların ekimini daha yaygın hale getirmek gerekecektir…

Bunun için akılları dumura uğramış, yetenekleri köreltilmiş, eğitimsiz bırakılmış; hakkını gasp edenlere karşı direnme, hakkını koruma noktasında pasifize edilmiş bir topluluğu önce uyandırmak, sonra bilgilendirmek sonra bilinçlendirmek sonra da sömürü düzenine karşı koymayı öğretmek gerekecektir. Bunun için bizzat orada sahada bilinçli iş adamlarının yatırım yapması, kendisinin kalkınması ile birlikte asıl amacın o mazlum halkın kalkınmasını sağlaması gerekmektedir… Dini öğreti daha çok Suud üzerinden gerçekleşmektedir ki bu da çok tehlikelidir… Orada imamlara ve müftülere yönelik daha çok usûl dersleri verilerek Kuran-ı Kerim ve sahih sünnete sağlıklı yaklaşımını sağlayarak din algısını Allah ve resulünün muradına uygun hale gelmesine katkı sunulabilir.

Sonuç olarak, elbette mazlumlara yardımcı olmak, onların sıkıntılarını gidermek vazifemizdir. Onlar aç iken bizim tok yatmamızı dinimiz yasaklamıştır bizlere… Ancak yardımlarımız mazlumları miskinliğe sevk etmemeli bilakis onları diriltmeli, kendine getirmelidir. Ancak o zaman gerçekten mazlumlara yardım etmiş oluruz diye düşünüyorum…

Tüm insanların özgür olduğu, mağduriyetlerin minimize edildiği, adil paylaşımın olduğu, adaletin hâkim olduğu bir gelecek temennisi ile…

ABDULHAKİM YALÇIN

TEMMUZ 2021

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir