BİR NESLİN BİTMEYEN ÖYKÜSÜ


Hayalleri vardı bir gençliğin…
90’ların karmaşasından sıyrılmış, 28 Şubatın baskıcı atmosferinden kurtulmuş, geleceği odaklayan, tüm ümmeti kucaklayan, dünyayı tüm yaratılmışlar için yaşanılabilir bir yer haline getirecek hayaller…
Hayallerini gerçekleştirmek için kendi gençliklerinden vazgeçtiler. Gezmediler, tozmadılar, eğlenmediler diğerleri gibi…
Konuştular, tartıştılar, dualarda buluştular…

Okudular yeme içmelerinden keserek artırdıklarıyla aldıkları kitapları…
Her bir kitapla hüzünlendiler ama bilendiler, dillendiler…
Sahabenin ufkuyla dağıldılar Allah’ın arzına, tüm cihana…
Kimi zaman dar ağacında buldular kendilerini Yoldaki İşaretlerle…
Kimi zaman etleri doğrandı Mısır zindanlarında kardeşleriyle …

Kimi zaman da hicret etmek zorunda kaldılar yerdikleri küfrün bağrına, Musabca, kardeşlerinden kaçarcasına…
Ama yılmadılar, bıkmadılar, korkmadılar… Her hüzün bileyledi aynı zamanda inançlarını, cesaretlerini…

Dört Terim öğrendiler, yaşamın ana kaynağı olarak gördükleri Kurandan.. Kuşandılar tüm insani ve İslami değerleri… Kuşandılar aşkı ve sevdayı… Şehadete sevdalandılar, Cennete ayarlandılar… Bir Şehit Ömer olmaya odaklandılar…

O inançla dikildiler, kimi zaman bir Firavunun karşısına, sağanak sağanak mermi oldular yağdılar zulmün göğsüne…
Çıktılar kimi zaman Çeçenistan dağlarına bir kartal misali, Şeyh Şamil’in ruhuyla özgürlük marşlarını haykırdılar…
Bir bomba oldular düştüler siyonizmin bağrına tekerlekli sandalyesindeki Şeyh Ahmet Yasinle, Kudüs’e muhafız oldular…
Sonra sonra koştular Bosnanın bayırlarına, siper ettiler göğüslerini Aliya’yla, vahşiliğe, kahpeliğe… Nebevi bir öğretmen oldular…
İnsanlığı, İslâmı öğrettiler kör dünyanın ölü vicdanına…
Görmemişlerdi, tanımamışlardı belki , Burmayı, Ogadini ve Kara Afrikanın Batı emperyalizmine kurban edilmiş kara bahtlı insanını ama toprağa düşen her insanıyla onlar da onlarla yüreklerini, gözyaşlarını gömdüler aynı mezar toprağına…

Sonra döndüler yurtlarına…
Ümmet coğrafyasının en önemli parçası öz vatanlarına… Orası da farklı değildi diğer yerlerden. İslami değerleri sahiplenmenin ateşten gömlek giymekten farkı yoktu orada da… Darağaçlarında boyunlarını verdiler sorgulanmadan… İskilipten Piran’a… Feryatlarda buldular kendilerini, mezarları bulunmadı ama…

Korkmadılar ama yılmadılar hiçbir zaman… Eylem eylem yeşerdiler, kenetlendiler, büyüdüler…
Dillerinde sloganları, yüreklerinde imanları ile sokaklarda, meydanlarda, kampüslerde varlık imtihanlarını verdiler yılmadan, Allah’tan gayrısına yaslanmadan… Kimi zaman bir başörtüsü eylemindeydiler memleketlerin meydanlarında, kimi zaman zincirler oluşturdular kol kola yol boylarında… Farkları vardı ama diğerlerinden, yakmadılar, yıkmadılar, kırmadılar, dökmediler… Sessiz, zararsız haykırdılar sloganlarını ve yine aynı şekilde ayrıldılar meydanlardan… kimseye görünmeden, döndüler yurtlarına…
Ranzalarına kurulup tekrar hayallerine daldılar, özgürlük havası soluttular uğruna rahatlarını bir kenara bıraktıkları değerlerine…
Bir gün diyorlardı…
Bir gün bir yerlere geldiklerinde bugün uğruna, tartaklandıkları, coplandıkları, derslere alınmadıkları, okullarından atıldıkları bu değerleri en güzelinden yaşayacaklar, yaşatacaklar ve neye mal olursa olsun yayacaklar, savunacaklardı…
Bir gün,
bir gün…
Bir gün bitecekti elbette
Bir gün bitecekti bu kara günler…
Geçecekti zulmün sinsi sinsi işletildiği, bin yıl sürdüreceklerini iddia ettikleri bu geri gelmeyesi günler…
Hem Allah günleri aralarında dödürmez miydi?
Bir gün ona, bir gün sana… Öyle de olacaktı, inançları tamdı buna… Rahat zamanlar gelecekti… Bu zor(!) ve anlamsız günler bitecekti.
Ne mi oldu sonra?
Sonu olmayan ne vardı ki Allah’tan gayrı?
Bitti elbette o günler… Zaman aktı, geçti…
Ama sanki üzerinden bir silindirle geçti.
Dümdüz etti her şeyi… Hayalleri hayat bulmadı. Zorluktaki rahmeti, bereketi okuyamayanlar , göremeyenler; kolayda savrulup gittiler… Yaşayacaklardı, gevşediler… Yaşatacaklardı, vazgeçtiler… Yayacaklardı, ötelediler… Savunacaklardı, devrettiler…
Kimi onca hayallerini masada devretti, yoğun bir mesaisi vardı çünkü, Sekiz/beş derken yorgun argın zor atıyordu kendini eve…
Kimi kasayı görünce çark ediverdi, yüzü tatlıydı paranın, kazandıkça kazanası geliyordu insanın… davete ayıracak vakit yoktu… koruması gereken bir serveti vardı artık, hem çok zor kazanmıştı, değil mi ya…
Kimi de İslâmı en güzel yaşayıp birlikte davet çalışmaları yürütecekleri ailelerde kaybetti, nasıl olduysa… Eşi izin vermiyor, çocukların akademik başarısından zaman kalmıyordu. Deni dünya işte öğütüyordu insanı, insanlığı… Sıra bize gelmişti, iddia ettiğimiz yerlerden vuruluyorduk…

Bu kadar mıydı peki? Bitti mi yani?
Bitmez elbet, ömür bitmeden Azrail can emanetini teslim almadan bitmez.
Allah bitti demeden bitmez….
Benimkisi bir serzeniş, bir yakarış, bir çağrı,90’lı yılların adanmış Gençliğine… Sahaya davet… Bitmeyen hikayemize, imtihanımıza, yeniden ve aynı ruhla uyanışa davet…
Samimiyetle, tevbeyle, cehd ve coşkuyla…
Adil Avaz’ın bizim neslin meşhur şiiriyle, aşk ile bir çağrı…

“Arkadaşım !!!
Düşüncelerim karışık ve beynim çatlayacak gibi
Milyonların içinde yalnızım Arkadaş
Seni soruyorum şu karanlıklara, nerelerdesin
Yoksa sende mi boynunda kravatla protokollerdesin?
Harcadılar mı seni,
Özdeşleştin mi yoksa, tek tip insanlarıyla düzenin
Öyle veya böyle yoksun meydanlarında ülkemin
Yoksun be arkadaşım kıyısında bile bu gözyaşı denizinin

Sen ki put dolu meydanların İbrahimiydin
Sen ki şu Nil nehrinin ötesinde
Hani kuzuyu kapan kurdun sorumlusuydun
Yani sen Arkadaşım
Sen yeryüzünde Allah’ın halifesiydin
Ne oldu şimdi sana nerelerdesin
Hani sanatsal bir şiir olsun diye söylemiyorum
Vallahi Arkadaşım yokluğuna yanıyor, yokluğuna ağlıyorum
…..
Sen yoksun diye ortalarda kahroluyorum
Biliyorum ki ölmedin, nefes alıp veriyorsun
Peki yatalak değilsen hala ne bekliyorsun
Ben daha ölmedim diye şöyle bir haykır,
Haykır da hayatının Laik kelepçesini kır !!!”

Rabbim kalan ömrümüzü, geçen ömrümüzden hayırlı ve bereketli kılsın!
Halil Han ( Şubat 2021)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir