GÜZELCE’NİN GÜZELLİĞİ

                                               

    İçindeki duyguları tercüme için kelime aramak oldukça zihin dünyasını yormuştu. Bir sonuca varma konusunda ise hâlâ şüphe içindeydi. Ama ilk gününde kekelemek olmazdı, bunu biliyordu. Bunun için gözlerini kapattı ve kalbinden bir umut, beklemeye başladı. Heyecanının katlanması dışında elde edilir bir şeyler yoktu kendisinde.  Aniden kalkıp yürümeye başladı dar koridorda. Gittikçe koridorun daha da daraldığı hissine kapılıyordu. Adımları kalp ritimleri ile birlikte hızlandı ve kendisini birden kapının önünde buldu. Derin bir nefes aldıktan sonra kapıyı açtı ve içeriye girdi:

-Günaydın çocuklar, 

Çocuklar hep bir ağızdan, bir koro edasıyla:

-Günaydın Öğretmeniiiim! Dediler.

    Bahadır dede bu sırada küçük torunu Aslı Gül’ün uykuya daldığını fark etti “oysa hikaye daha yeni başlıyordu” diye mırıldandı. Dede ile torun arasında sıkı bir bağın ismiydi gece uyumadan anlatılan öyküler. Aslı Gül için bazen, geçmiş ve şimdiki zaman arasında bir köprü niteliğindeydi, her ne kadar şimdilik bunun farkında değilse bile.

   Güneş her zamanki güzelliği ve masumluğu ile doğdu Güzelce’nin üstüne. Adı gibi güzel olan bu kasaba yüzünü büyük göle, sırtını Alacadağ’a yaslamış, yeşilin ve güzelin her tonuna ev sahipliği yapıyordu. 

    Bahadır dede de güneş ile birlikte uyandı. Güne güneş ile başlamak onun için bir düsturdu. Bunu 80 yıllık hayatı boyunca böyle bilmişti. Gelini, oğlu ve biricik torunu uyanana kadar bir sabah yürüyüşü yaptı. Elinde bastonu ile ağır ağır kasabanın artık kullanılmayan eski okuluna kadar yürüdü, burada bir müddet durdu ve  daha sonra taşlı yolları ağır adımlarla arşınlayarak eve dönmeye başladı. Yoldayken bir değil birçok şey düşündü; kendi çocukluğunu, okuldaki arkadaşlıklarını, karşılıksız sadâkat sahibi toprağı, Güzelce’yi ve en çok da yeni yetişen çocukları, onlar ile kendisi arasındaki uçurumu… Aslında uçurum kelimesi yerine aradaki farkı demeyi düşündü ama kendisi de farkındaydı, artık söz konusu uçurumlar olmuştu. Nitekim o da öyle demeyi yeğledi. Söylemeye gücünün yetmediği birçok şeyi ise adımları ile birlikte geride bıraktı ihtiyar adam. Vazgeçmeyi de bilmeliydi elbet, kendisi bunu en iyi bilenlerdendi. Bazı zamanlar gönlünden geçenler, dilinde acı bir tat olmaktan öteye gitmiyordu, özlüyordu. Yolu unutmuş ve eve ne ara vardığını bilmez olmuştu. Evde gelininin bahçede kurduğu sofrada kendisi için ayrılan yere oturdu. Bu sırada oğlu ve Aslı Gül de geldi. Torununun gözlerinde bir şeyler okudu Bahadır dede. İhtiyarlığın kendisine verdiği tecrübenin meyvesiydi bu:

  • Aslı Gül sanki bize söyleyeceğin bir şeyler var kızım, yerinde durmak nedir bilmiyorsun, bir hâl var sende söyle bakalım dedene. 
  • Evet dede, dün bir rüya gördüm, mavi bisikletim vardı. Ona binip arkadaşlarım ile göl boyu geziyorduk.
  • O da olur inşallah kızım, dedi tebessüm ederek.

  Aslı Gül hemen kahvaltı yapmaya başladı. Bahadır dede de iyice demini almış çayından bir yudum alarak kahvaltısına başladı, ardından da gelini ve oğlu. Burada kahvaltıya önce büyükler başlardı ancak Aslı Gül’ün bunu öğrenmesi için biraz daha zamana ihtiyacı vardı, zamanla öğrenecekti. Bahadır dede kahvaltıdan sonra ilçede biraz işi olduğunu söyledi, “Muhtar gidecekmiş ben de onunla gider dönerim inşallah” dedi. Bir müddet sonra Muhtar arabasıyla geldi ve birlikte yola düştüler.

Yolda giderken muhtar yolların asfaltlanacağını söyledi Bahadır dedeye.

İhtiyar adam iki elini bastonunda birleştirdikten sonra sözü aldı:

  • Ah be oğlum! Taşlı yollar neyimize yetmedi ki, küçükken o taşlara takılıp düştüğüm çok olurdu bilir misin? Yolda düşmek yoldan dönmek için bir neden değil, aksine yola devam etmek için bir kamçıdır. Başaramamak da böyledir. Her başarısızlık bir yanlışın farkına varmaktır. Bu farkındalık ise başarıya giden yolu daha da yakınlaştırmaktadır. 

Sohbet daha da koyulaşarak devam etti. Bisikletçi dükkanının önünde araba durduğu zaman sohbet de sona erdi. Bahadır dede dükkana girip biricik torunu için mavi bir bisiklet aldı. Direksiyonuna çiçek ve güllerden yapılan süs ve korna takmayı da ihmal etmedi. Kız çocuğu sever dedi ve bisikleti arabaya yükleyip kalan işleri tamamladıktan sonra kasabaya döndüler.

   Bu sırada evin gelini temizlik ile meşguldü. Aslı Gül de annesine yardım etmek istiyordu. annesi ısrarla temizliğin çocuk işi olmadığını söylüyordu ama çocuk inadı işte, annesinin peşini bırakmıyordu. İkisi bu konuşmaları yaparken dışardan cılız bir korna sesi gelmeye başladı. Aslı Gül bir koşu pencereye gidip ne olduğuna baktı. Küçük kız dedesinin önündeki bisikleti görür görmez sevinç çığlıkları atarak merdivenleri ikişer üçer koşarak aşağıya indi. Önce ihtiyar dedesine sımsıkı sarılıp, kırış kırış olmuş yanaklarından öpüp teşekkürünü yerine getirdikten sonra bisikletine bindi bir çırpıda. Evin bahçesinde yorulmak nedir bilmeden sürdü bisikletini. Bahadır dede de bir zamanlar onun gibi yorulmak nedir bilmiyordu ama artık bu kadar hareketliliğe gücü kalmamıştı. Dahası artık yürümekte bile zorlanır olmuştu. 

Gün bütün bereketini Aslı Gül’e sunmuştu. Bahadır dede ise dilinde şükür, okunan selâya kulak vermişti. Yarın günlerden cumaydı. Birçok yerde olduğu gibi burada da perşembe geceleri selâ okunuyordu. Bu eşsiz selâ ve ezandan sonra Bahadır dede yatsı namazını kıldı. Aslı Gül’ün gözleri geceye direnmekte, lakin pek de başarılı sayılmazdı. Bisiklet epeyce yormuştu onu.  Bahadır dede torununun elinden tuttu ve yatağına götürdü. Küçük kız dedesinin elinden değil de yüreğinden tuttuğunu hissetti, o elin sıcaklığı bir başkaydı, bunu unutmak ne mümkün.

  • Bugün seninle bir anlaşma yapalım küçük hanım, hikaye bitmeden uyku yok, anlaştık mı? Evet nerede kalmıştık bakalım. En son çocuklar öğretmene günaydın demişti.

“öğretmen geçip sandalyesine oturdu. Bugün ilk dersine giriyordu, öğretmen kadar çocuklar da heyecanlıydı ne de olsa yeni öğretmenleri ile tanışacaklardı. Öğretmenin adı Kamil’di. Elinde sadece bir tebeşir ile sınıfa gelmişti. Oysaki bütün öğrencilerin çantaları kitap doluydu. Ansızın Kamil Hoca hayal edin dedi ve devam etti konuşmaya, üç tane arkadaş düşünmenizi istiyorum bunların hepsi aynı yaşta olsun, başta hepsi bebekti, Hepsi aynı öyle değil mi? Hepsi konuşamıyor, yürüyemiyor, kendi başına yemek yiyemiyor vs. biri diğerinden farklı değil yani. Gelelim 18 yıl sonrasına, bunlardan ilki balıkçı olmak hayali ile gemide çalışıyor. İkinci kişi marangoz olmak istiyor. Basit bir tahta parçasının harikulade güzelliklere dönüştürmek için çabalıyor. Sonuncusu ise durmadan tohum diyormuş. Toprak ve tohumun aşkının güzelliğinde kendini kaybediyormuş. Balıkçı olmak isteyen istediğini elde etmiş, kimi zamanlar gece ve gündüzünü suda geçirmiş, uzunca bir süre balıkçılık yaptıktan sonra kendisine her daim can veren suya canını teslim etmiş. Marangoz olmak isteyen ise çok uğraşmasına rağmen bir şeyler öğrenememiş ve bir müddet sonra bu sevdasından vazgeçmiş ve sıradan bir insan olarak son nefesini vermiş. Sonuncu olan ise kendini toprağa ve tohuma adamış. Bütün bir hayatı bağda bahçede geçmiş. Çok çalışmış,  gelecek nesillere geçmişten aldığı mirası, olduğu gibi vermeyi arzu etmiş. Yeri gelmiş buğday ekmiş kendine aş etmiş, yeri gelmiş evlat sahibi olmuş bu evladı emanet bilmiş; neslin devamı için hayırla büyütmüş. Ancak bu kişi neslin korunmasından kastın insanın çoğalması olmadığını anlamış. Buradaki kastın; insanlığın, onurun, haysiyetin, namusun, iyiliğin, güzelliğin devamı olarak anlamış. Yani anlayacağınız insanı da tohum gibi bilmiş, iyilik tohumu -iyi insanı- ekince iyilik biçeceğini; onur ve namus ekince yine bunları biçeceğini bilmiş, nitekim de öyle olmuş. 

İlk ikisi ruhunu Rahmana vermiş anlayacağınız, tohum diye yanan tek kalmış onlardan geriye.”

Bahadır dede Aslı Gül’ün uyuyakalacağını anlayınca hikayeye yarın akşam devam etmeye karar vermiş. “Aslı Gül’üm sen şimdi uyu hikayemize yarın devam edelim olur mu?” Aslı Gül “ Olur dedeciğim” diyerek gözlerini karanlık deryalara bırakmış. 

    Güneş bugün hüzün çehreliydi. Güzelce bugün buhran doluydu. Alacadağdaki sonbahar rüzgârı bugün sararmış yapraklar için esmekteydi. 

    Ağlama seslerine camide okunan selâ eşlik ediyordu. Evde hüzün vardı. Doktor sadece kalp krizi demişti. Duyan herkes eve doğru akın etti. Güzelce bugün bir güzelliğini kaybetmişti. Her şey olanca hızıyla gerçekleşti. Bahadır dede mezarlıktaki Ulu Çınarın altına defnedildi. Ulu çınarın gözyaşları Bahadır dede içindi, yaprakları bir bir mezarına döküldü. Ve nihayet gece oldu. Buruktu Aslı Gül’ün babası, kanadı kırıktı. Uyumadan önce kızının yanına gitti. Aslı Gül babasına: 

  • Baba artık dedem yok. O bana hep hikaye anlatırdı, dedem dün anlattı ama yarım kaldı. 

Babasının cevap vermesine fırsat vermeden dedesinin anlattığı hikayeyi anlatıverdi ve babasından hikayeye devam etmesini istedi:

O hikaye bu sabah bitti kızım. Hikayenin sonu içimdeki yangından başka nedir bilmem ki. Sana bunların dışında nelerden söz edebilirim ki? 

Enes BARAN

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir