İNNA LİLLÂHİ VE İNNA İLEYHİ RACİUN

    Güneş ufukta son ritüelini gerçekleştirirken, yaklaşan kış ile beraber göç etmeye hazırlanan kuşlar kızıla boyanmış gökyüzünde eşlik ediyorlardı güneşe. Etrafı saran soğuk kendini hissettirmeye başlamıştı. Hikmet havanın karardığını ve oturduğu yerde saatlerdir düşündüğünü fark edememişti. Yerinden doğruldu, gökyüzüne uzanan ağaçlardan başını yukarı kaldırdı, derin bir nefes çekti içine, belki içindeki bu boşluk biraz olsun dolar umuduyla… Daha 10 yaşında olmasına karşın, içinde bilinmez bir yükü taşıyor sanıyordu. Omuzlayamıyor, hayatına devam edemiyordu. Son zamanlarda bu yük artmış, kendini küçükken babasıyla “Allah’a Keşif” oyununu oynadıkları ormanda buluyordu. Beş yaşına kadar tüm ağaçları öğretmişti babası ona, tüm bitkileri öğrenmiş, faydalarıyla beraber ezberlemişti. En çok sevdiği oyun ise babasıyla kulağını ağaçların gövdesine, otların köklerine, toprağa dayayarak Allah’ı nasıl zikrettiklerini bulmak ve hissedebilmekti. Bu oyunu beş yıldır bırakmıştı, babası bu dünyadan göçeli hiçbir oyun oynamıyordu. Güneş üstünü örtüp uykuya dalmıştı artık. Hikmet dedesinin yaptığı tahta bisiklete bindi, ormanın derinliklerinde düşüncelerini bırakıp kasabaya doğru yol aldı. 

    Dedesi seksenini aşmıştı artık. O da farkındaydı yolculuk sırasının kendisinde olduğunu. Hikmet’in  anasının onu dünyaya getirdikten sonra daha kucağına almadan ruhunun teslim olması bir hayli yıkmıştı İhsan dedeyi. Oğluyla ve torunuyla tutunmaya çalıştı hayata, onlarla birlikte umut etti yaşamaya. Çok geçmeden ölüm oğlunu da ayırdı kendisinden. Yapraklarını dökmüş, kışın soğuğunda çıplak kalmış bir ağaca dönmüştü. İki kayıp üzerine yaşadığı tüm acıyı içine atsa da yüzünde çöken göz çukurlarında, kırışmış alnında acının adı okunuyordu. Ama o tüm bu acılara göğüs germiş, torunu için direnmişti. Ayakta durmak için, torununa üçüncü bir acı yaşatmaması için dua edip duruyordu Allah’a. Bahçenin kapısında bir taşa oturmuş, Hikmet’in uzaktan tahta bisikletiyle ağır ağır gelişini seyrediyordu.

    Hikmet bisikletinden inip koşarak dedesinin kollarına atladı, bir süre öyle kaldılar, ikisinden iki damla yaş düştü toprağa birbirlerinden habersiz. İhsan dede küçük bir sitem etti:

“İhtiyar adamı bu kadar bekletme evlat, baksana şu baston bile usandı benden, havalar soğudu, bundan sonra eve erken dön olur mu?”

    Hikmet biraz utanarak kafasını salladı. Dedesinin koluna girip içeriye girdiler. Birlikte hasır sofraya oturup dünden kalmış bulguru ısıtıp yemeye başladılar. En son ne zaman sıcak yemek yediklerini anımsamıyorlardı. Sofrada ikisi düşüncelere dalmış, dedesi ise torunun hangi diyarlarda gezdiğini düşünüyordu. O sırada minareden kasabayı uykudan uyandıran bir diriliş ile sela yükselmeye başladı. Arşı titreten bu ses Hikmet’i de titretti yine. Sofradan yavaşça başını kaldırdı, gözleri dolmuş, bu selanın kimin için okunduğunu öğrenmek için buğulu gözlerle dedesine baktı. İhsan dede buruk bir gülümse ile torunun başını okşayıp:

“Korkma oğlum, bugün cuma gecesi ya, ondan okunuyor sela. Allah bizleri davet ediyor yine, haydi bakalım yemeğimizi yiyip abdest alalım da davete icabet edelim.”

    Hikmet tebessüm ederek derin bir nefes aldı. Ne zaman ki minareden bir sela sesi duysa biri mi öldü diye korkardı. Babasının sela okumasına alışmış, her vakit minareye onunla çıkar veyahut minareden yükselen sedaya kulak kabartır, babasının gür sesinde mest olurdu, ta ki bir gün caminin avlusunda oynarken babasının değil de başka bir adamın, yeri ve vakti olmamasına karşın sela okuduğunu duyuncaya dek. Okunan babasının selasıydı, göklerden arşa çıkan nidalar, babasının ölüm habercisiydi. 

  Torununun düşüncelerin derinliklerinde kaybolduğunu fark eden ihtiyar adam onu çekip kurtarmak istedi: “Evlat, bilirsin bu dünya bizim dünyamız değil. Bir gün herkes gidecek bu dünyadan, sırası gelenin selası verilecek. Vakti gelenin, gideni olacak bu dünyanın. Bir imtihan, bir sınav bu dünya bize. Baban inşallah şimdi cenette bizi bekliyor. Bak senin gibi bir tohum bıraktı bu dünyada. O tohum büyüyecek, filizlenecek meyve verecek inşallah. Vakti gelince de gidecek. O tohum sensin evlâd, Rabbim rahmetiyle muamele etsin, senin yanında çok duramadı, ama ruhu burada, bizimle çocuğum. Bizimle… Öyle bir tohum bıraktı ki bak yüreğine, beş yılda ektiği o tohum bir ömür büyüyecek ve bilir misin çocuğum sen Allah için yaptığın bir işte Allah seni ve babanı daha mutlu edecek.” İkisinin gözleri dolmuş, kelimelerle ifade edilemeyen duygular gözlerde birikmişti. Hikmet sofranın bir ucundan kalkıp dedesinin kollarına atladı, dedesinin kollarında huzur vardı, dedesinin kollarında teslimiyet, teselli vardı. Beraber abdest alıp caminin yolunu tuttular.

“Evet söyle bakalım, nedir bu günlerce içinde tuttuğun şey? Anlamıyorum sanma. Ormana kaçıyorsun, konuşmuyorsun, hiçbir arkadaşınla da vakit geçirmiyorsun, ya evde ya camide ya ormanda oluyorsun. Ne zaman döküleceksin Hikmet efendi, ben seni döktürmeden?” cümleleri ile dedesi son günlerde bir sandık gibi kilitlenmiş torununu açmaya çalışıyordu. Hikmet biraz durdu, soluklandı, üşümüş ellerini hırkasının cebine koydu:

“Dede, hani sen hep diyorsun ya annem babam cenette, biz de bir gün onların yanına gideceğiz diye. Ben şimdi gidemez miyim? Gidemezsem de, ya sen de gidersen ben ne yapacağım dede? Hani Allah insanlara yardım ediyor ya, sen de gidersen bana yardım eder mi?”

   Dedesi havada verdiği nefesin kayboluşunu seyre tutmuş, bir elinin bastonuna dayamış ağırlığıyla  diğer elini ceketinin cebinden çıkardı. Bir ayetle başladı:

“Oğul kulak ver Allah’ın kelamına, bak ne diyor Nahl suresinde?

 “Sizi Allah yarattı, sonra da vefat ettirecektir. İçinizden, (sahip oldukları) bilgiden hiçbir şeyi bilmeyecek yaşa, ömrün en düşkün çağına kadar yaşatılanlar da vardır. Kuşkusuz Allah ilim ve kudret sahibidir.” Demek o ki ölümün sırası ve zamanı yoktur. Bir saniye sonra sen de ölebilirsin ben de. Hem imtihan yeri bu dünya, bak peygamber efendimiz (s.a.v) ne acılar çekti değil mi? Oysa o bir peygamber idi ve o da imtihan edildi. Eğer olur da vakit gelip çatarsa, üzülme evlat, bak Kuran’a, Allah her bir kelamında nice dertlere derman kılmış. Diyor ki Allah “Andolsun, Biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele. (Bakara,155) ” İmtihan oğlum, imtihan… Ve yine Allah senin gibi çocuklara bak ne müjdeliyor? “Ve ona hiç beklemediği yerden rızık verir. Kim Allah’a dayanıp güvenirse Allah ona yeter.

Şüphesiz Allah dilediği şeyi sonuca ulaştırır. Allah her şey için bir ölçü koymuştur.(Talâk, 3) ” Sen Allah’ın yolunu yol bilirsen, Allah da en güzel yollarda yürütür seni. Anladın mı benim mavi gözlü aslanım?”

   Hikmet’in dedesinden duyduğu ayetler karşısında ruhu hafiflemiş, içindeki yükü uçup gitmişti.

İçinden, derinliklerden gelen bir sevinç ile dedesine sarıldı. Dedesi torunun sevincini sevinci bellemiş, sımsıkı sarmıştı kollarını torununa. 

“Şimdi söyle bakalım, dedenden en çok istediğin şey nedir? Sanki geçen bir şeyler duydum küçük imam, Allah’a dua ederken.” diyerek gözlerini kırptı.

Hikmet sanki sakladığı bir şey açığa çıkmış gibi panikleyerek:

“Ya, dedeee!!Ne zaman duydun, nasıl duydun, sen uyuyordun sanıyordum. ” Dedesi gülerek karşılık verdi:

“Eh uyuyordum tabi, rüyamda biri gelip bana söyledi.” Hikmet heyecanını gizlemeye çalışarak:

“Aldın mı yoksa dede? Hani nerde, neden daha önce söylemedin?”

Dedesi yatıştırmaya çalıştı. “Dur evlâdım, daha almadım sana sürpriz yapacağım.”

Hikmet’in yüzü biraz düşmüş ama sürpriz yapacak olmasının alacağı anlamına geldiğini düşünerek sevindi. Caminin avlusuna girdiler. Ezanın geceyi saran edasıyla namazlarını kılıp eve döndüler. 

    Sabah ezanıyla dedesi gözlerini açmıştı. Dışarı çıktı. Soğuk su ile abdest aldı. Hikmet’in daha uyanıp namaz kılmadığını anladı. Yanına yaklaştı, saçlarında elini gezdirdi, birer damla gözyaşı döküldü gözlerden. Namaza durdu. Başını secdeye koydu, dilinde duasının teslimiyeti vardı. Secdeye akıtılan gözyaşlarıyla Rabbinden rahmet diledi. Ve bir ayeti ile teslim oldu. 

 “İnna lillâhi ve inna ileyhi raciun”

“Doğrusu biz Allah’a aidiz ve kuşkusuz O’na döneceğiz.(Bakara, 156)”

     Hikmet öten horozun sesinden ziyade okunan selaya uyanmıştı. Namazı kaçırmıştı, dedesi de onu uyandırmamıştı. Ve bu sela yine yersizdi. Koşarak dışarı çıktı. Kasabadan birkaç kişi ile mahalle muhtarı kapıda durmuş, oradakilere  talimat veriyordu. Hikmet gözleri dolmuş, nefesi daralmış şekilde muhtara baktı, fakat muhtar bu küçük çocuğun gözündeki acıya yenik düşerek başını  eğdi. Hikmet anlamıştı. İhsan dedesi gitmişti. Onu bırakmamıştı, kavuşacakları dünyaya gitmişti. Allah dedesini de davet etmişti. Dün gece camiye giderken konuştukları aklına geldi. Bunları düşünürken bahçenin kapısında bir mavilik çarptı gözüne. Gözünü açmış, ne olduğunu anlayamamıştı Hikmet. İşte oradaydı, orada duruyordu mavi bisiklet. “Mavi Bisiklet”… Gökyüzü gibi masmavi. Titrek adımlarla bahçe kapısına doğru gitti. Üstünde bir zarf vardı. Gözleri dolmuş, titreyen elleri ile zarfı açmaya çalıştı. 

“Oğlum Hikmet, 

Vaktimin sonuna geldiğinin farkındayım. Yakındır Allah’ın huzuruna gidişim. Bak mavi bisiklet, duandaki gibi mi evlâd, hayalindeki gibi mi? Seversin inşallah oğlum. Unutma bu dünyada kimse kalıcı değil. Bu dünya, bu mal mülk hepsi Malik olan Allah’ın… Bizler tohumdan filizlendik, çiçek verdik, yaprak döktük. Hikmet’im sen bizim tohumumuzsun. Sen bu dünyada çiçekler ek ki ahirette de çiçeklensin bahçemiz. Her selayı duyunca korkma evlat! Bil ki, her nefis ölümü tadacaktır. Ölümlü dünyada ölümsüz olmadığını hatırlatır her bir sela. Korkma evlat, korkma ve de ki:

“İnna lillâhi ve inna ileyhi raciun.”

“Doğrusu biz Allah’a aidiz ve kuşkusuz O’na döneceğiz…”

Derya ÖZER

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir