VUSÛLSÜZLÜĞÜMÜZ USÛLSÜZLÜĞÜMÜZDENDİR Murat Gürsoy


Yıllar önce ilahiyat fakültesinde öğrenciyken Kelâm dersinde hocamızdan ilk defa duymuştum bu makalenin başlığı olan cümleyi. İlk anda sadece kulağa hoş gelen, tekerleme gibi fonetik bir söz çağrışımı yapmıştı bende. Bu söz anlamından çok kulağa hoş gelen bir seda olarak hoşuma gitmiş, anlamı ne o derste konuşulmuş nede ben üzerinde düşünmüştüm.
Ancak çok geçmeden gördüm ki bu cümle yaşadığımız bu hayatın her döneminde ve yaptığımız her işte aslında gerçekten son derece önemli, amaca ulaşmada vazgeçilmez bir kaide olarak karşımıza çıkan ıskalanması mazur görülemeyecek hayati bir düsturmuş.
Hatta o kadar ki usûlun, aslın tam manasıyla ortaya çıkması ve maksadın amaca uygun şekilde hasıl olması için en önemli unsur olduğunu söylemek abartı değildir kesinlikle. Bu durumun tecrübeyle genel kabul olarak benimsenmiş olmasından olsa gerek son dönem Osmanlı medeni hukuku olarak kabul edilen ve Ahmet Cevdet Paşa başkanlığında bir komisyon tarafından büyük emeklerle islami özel hukuku olarak derlenen ve kısaca mecelle olarak bilinen hukuk sisteminde olmazsa olmaz temel kaide olarak şu ifade geçmektedir: “ Usûl esastan önemlidir…”
Bir başka ifadeyle usul, somut olayda belki esastan ayrı gibi durabilir ancak genel olarak hukukun insana tanıdığı temel hak ve özgürlüklerin çoğu yerde en etkin koruyucusu olması sebebiyle esasın bir parçasıdır. Bundan dolayıdır ki “usûl esasa mukaddemdir” de denilmektedir.
Vusûlsüzlüğümüz yani vasıl olamama yani hedefe, amaca, güzel neticelere ulaşamama probleminin en temel sebebi işte tam da budur. Yani işin başından sonuna kadar usûl ve erkan dairesinde hareket edilmemesidir. Böyle usûlsüz yapılan işlerde, güdülen amaçlar ne kadar ulvi olursa olsun sonu hüsranla neticelenmekten kurtulamamış ya da en azından oldukça güdük ve sığ kalmıştır.
Usûl kelimesini detaylı tahlil edcek olursak; Osmanlı Türkçesi’nde usûl kelimesi şimdilerde günlük dilde kullandığımız metot, yol, yöntem kelimelerinin karşılığıdır. Metodoloji usûliyât olarak kullanılmaktadır. Esasında usûl, Türkçe’ye Arapça’dan geçmiş bir kelimedir. Türkçede usûl yerine, yönlendirmek, yön vermeden türetilmiş yöntem, usuliyat yerine ise yöntem bilimi daha çok kullanılmaktadır. Usul sözcüğü Arapça asl sözcüğünün çoğuludur. Bu sözcük Arapçadaki anlamı ile Türkçeye asıllar, esaslar, kökler, temeller; bir bilimin veya tekniğin asıl konusundan önce öğrenilmesi gereken temel bilgi; başlangıç; yol, yöntem metot, düzen, kural anlamına geldiği görülmektedir.
Kadim medeniyetimize, kültürümüze ve geleneğimize baktığımızda da bu durumu çok rahat tespit edebiliriz. Mesala geçmişte yıllarca dünya çapında ailimlerin bilginlerin yetişmesine vesile olmuş suffa veya medrese kültüründe kesinlikle ilimlerin aslını tedris etmeden önce o ilimde derinleşip o ilmin alimi olmak için öncelikle usûl eğitimi almak, olmazsa omaz şart olarak belirlenmiş “ usul olmadan vusul olmaz” anlayışı her daim genel geçer kaide olarak kabul edilmiştir. Mesela Fıkıh eğitiminden önce fıkıh usûlü, hadis eğitiminden önce hadis usûlü, tefsir eğitiminden önce tefsir usûlü… gibi her bir eğitim ana başlığının öncelikle bir usûlü bir yolu yordamı bir yöntemi olması yapılan işin ciddiye alınarak fevkalede verimli ve netice alıcı olması sonucunu doğurmuştur.
Cenab-ı Allah’ın kainatı ve içindeki herşeyi yaratmasındaki usûl ayan beyan ortadadır. Kainatta hiçbirşey rastgele veya spontan olmamıştır. Aksine yaratma sıfatının inceliği, usûlu o kadar muhteşemki. Bu gözle çevremize bir baksak herşeyde bu intizamı görmek mümkün. Mesela Cenab-ı Allah yağmuru yaratmıştır. Burada yağmurun ne kadar büyük bir nimet olduğunu görmek kadar, Rabbul Aleminin yağmuru yaratma usûlundeki incelik ve hassas işleyişin de bir okadar mükemmel olduğunu rahatlıkla görüp hayran kalıyoruz.
Cenab-ı Allah’ın insanlara rehber olarak gönderdiği Hz Peygamberin yaşamındaki incelik islam davasının insanlığa tebliğindeki usûlu ve bu usûlun da insanlığa ayrı bir tebliğ konusu olması konunun önemini bir kez daha gözler önüne sermektedir. Ve bi’setin başından sonuna usûlun önemini ortaya koyan yığınlarca örneğin olması biryana “amaca giden her yol mubahtır” anlayışının asla ve kat’a kabul edilemeyeceğini böyle bir mantığın asla islami ve meşru olamayacağı çok net bildirilmiştir.

Hz Peygamberin takipçisi alimlerin İslamın ahkam ve değerlerinin yaşanılan çağa taşınmasında ve bu çağda oluşan yeni ve farklı konulara yaptıkları açılımlar, getirdikleri çözüm önerileri ile islamın ilke ve prensiplerini çağın idrakine sunmalarıında göze çarpan ilk husus öncelikle anlaşılabir bariz bir usûlün, yöntemin hulasa sistemin olmasıdır.
Bütün bu tespitlerden sonra rahatlıkla diyebilirizki genel olarak hayatımızda yaptığımız her işte üzerimize aldığımız her sorumlulukta; başarılı olmak herkesçe kabul görüp itibar edilecek neticelere ulaşmak daha önemlisi sonraki nesillere örneklik teşkil etmek gibi bir amacımız varsa işlerimizi her daim ya önceden belirlenmiş ve genel kabul görmüş o işe uygun usûl , yol, yöntem çerçevesinde ya işin özelliğine uygun olarak çalışılarak belirlenip önceden deklare edilmiş bir usûl (yönerge) çerçevesinde yada eskiden beri var ola gelmiş makul teamül, örf adet ve gelenek ölçüleriyle sınırları çizilmiş takdire şayan usûl çerçevesinde yürütmemiz gerekir. Aksi takdirde bütün emekler nafile bir çaba olmaktan veya günü kurtarmaktan öte geçemeyecektir.
Günlük yaşantımızdan bir kaç örnekle konuyu toparlayacak olursak;
Çeşitli meslek erbablarına bakıldığında görülecek ki bir ustanın herkesçe kabul görmesi yada toplumda bir karşılığının olması aslında yaptığı işi güzel neticelendirmesinden ziyade ve daha önemlisi işini bir usûl ile bir düzen ve aşamalı bir işleyiş ile oturmuş bir geleneğe göre gerçekleştiriyor olmasındandır. Mesela meşhur bir terzi, popüler bir kuaför, bir inşaat ustası, bir eğitimci, bir esnaf, bir anne, bir baba, bir tv programcısı vb. örnekler hayatın her alanından çok farklı işler yapan kişilerden misaller ile çoğaltmak mümkündür.
Bunun yanında sosyal hayata dair hemen her meselede bir usûl çerçevesinde yapılan işlerin ne kadar verimli ve etkin olduğuna buna mukabil belli bir usûlu olmayan işlerin ne kadar etkisiz ve güdük kaldığına hepimiz şahittiriz. Ve hepimiz buna ilişkin bir çok örnek verebiliriz. Mesela bir tv programında iki insanın bir konu üzerine tarışma programı yaptığı düşünelim. Eğer bu tartışma programında bir usûl yoksa buradan hayırlı bir netice almak mümkün mü? Tabiki değil.
Bireysel veya ikili işlerin ötesinde mesela bir kurumda bir yapıda bir stk da yani resmi yada gayri resmi çeşitli amaçlarla oluşturulmuş organizasyonlara bakalım. Buralarda başlangıçtan itibaren işlerin bir plan bir usûl, birtakım metotlar üzerinden yürümesi oturmamışsa bu kurum veya kuruluşun içeriği ne kadar ulvi hedeflere yönelik çalışmalar içeriyor olursa olsun böyle yapıların – yada adı her ne ise- uzun soluklu olması, nesilden nesile hayatiyetini sürdürmesi asla mümkün değildir. Özellikle böyle kalabalık insan topluluklarının birlikte yol yürüyüp ileriye güvenle bakabilmesi sonraki nesillere kurmsal bir yapı birakabilmesinin yegane anahtarı oturmuş bir usûlün,makul teamüllerin ve yine meşru geleneğinin olmasıyla ancak mümkündür.
Hülasa çalışmalarımızın şefaf, hesap verebilir, değerlendirilebir olmasını ve neticesinden gerekli bereketi, kalıcılığı, örnekliği elde etme amacındaysak, bunun birincil yolu çalışma sistematiğimizin yani işin özüne ve ruhuna uygun olarak takib ettiğimiz belirli bir us’ul ve adabın olması, olmazsa olmazımız olmalıdır.
Cenab-ı Allah ümmetin birliğini,dirliğini ve kardeşlik hukukuna uyma hassasiyetini her durumda diri tutmayı nasip etsin. İşlerimizi hep rızasına matuf eylesin. Kendi rızası için yaptığımız tüm işlerde gayretimizi artırsın ve bütün bu işlerimizi rızasına uygun bir usûl ile yaparak yine rızasına uygun neticeler elde etmeyi nasip etsin inşallah.
Selam Ve Dua İle…

12.03.2021
Murat GÜRSOY

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir